Hakkı Devrim
Kendisini Hürriyet gazetesindeki odasında fotoğrafladım. Erken kalkma konusunda mankenlikten şarkıcılığa geçmiş insanlar kadar başarısız olduğum için zor bir süreçti Taksim’den Güneşli’deki Hürriyet binasına varmam. Bu zorluk Okmeydanı üzerinden TEM otobanına bağlandığımda doruk noktasına ulaşmıştı. Yalnız değildim, yalnız olmayı tabii ki ummuyordum ama bu kadar da kalabalık olacağımız hiç aklıma gelmemişti. Sanki milyonlarca insan belki kaynağından alırsak daha ucuz olur diyerekten Hürriyet binasına gitmek üzere yola çıkmıştı.
Neyse ki gazetenin girişindeki kafemsi yerde kahvaltı planladığımdan yola gereğinden erken çıkmıştım. Yol uzun, hava bulanıktı ve kahvaltı planım, ağır aksak ilerleyen trafiğin içinde eriyordu sanki santim santim. Sağımdan emniyet şeridine girmiş hızla geçip giden damperli bir kamyonun çaldığı kornayla birlikte kahvaltı fantezisi, yerini her yıl toplamda neredeyse bir mahalle dolusu insanın öldüğü TEM otobanında hayatta kalma mücadelesine devretti.
Gazeteye varıp, içine bir büyük mutfak tüpü alabilecek büyüklükteki sırt çantamı güvenlik görevlilerine verdim. O kadar çok plazaya veya güvenliğin yoğun olduğu binalara girip çıkıyordum ki, eskiden kızdığım güvenlik görevlilerinin çantamın içindekileri anlama mücadelesini, artık hissizce izliyordum. Neyse ki buradakiler alışkın olduğundan, çabucak bu aşamayı atlatıp içeri girdim. Röportaj dokuzda başlayacaktı ve saat dokuza iki vardı. Sağımdaki koridorun sonundaki kafeye belki başka zaman diyerek, hüzünlü bir küçük Emrah bakışıyla elveda diyerek asansöre bindim, hatırlamadığım kadar üst katlara çıkıp katın sonundaki odanın içine girdim. Nazik asistanı beni karşılayıp, TEM yolunda kaza olduğunu röportajı yapacak arkadaşın biraz gecikeceğini söyleyerek beni içeri aldı. Ben de zaten o cehennemden geliyordum, bilmez miydim? Hakkı Ağabey masasından kalktı yanıma geldi elini uzattı ve el sıkışırken şu diyalog geçti:
— Merhaba efendim, nasılsınız?
— Teşekkür ederim. Siz nasılsınız?
— Teşekkür ederim. Eğer uygunsanız önden fotoğraflarınızı çekeyim
— Tabi buyurun siz hazırlığınızı yapın. Bir şey içer misiniz?
— Çok zor değilse bir çay rica edeyim.
Çay geldiğinde flaşımın şemsiyesini küçük yuvasına sokmaya çalışıyordum, kendisi çok nazik birisi olduğundan “İsterseniz çayınızı için” dedi. Keşke benim ofisim de bu kadar düzgün olsaydı iç geçirişiyle, masasının karşısındaki koltuğa oturdum. Çayımı karıştırırken, “Oldukça düzenli bir arşiviniz var herhalde” diyerekten söze girdim ve sohbet etmeye başladık. Konu konuyu, o açılan konu da başka bir konuyu açtı ve en son eski Babıâli hakkında bir şey sorup kendisini dinlerken, göz ucuyla kolumdaki saate baktım. Saat dokuzu yirmi beş geçiyordu, ufaktan bir irkildim. Neticede röportajlara belirli bir süre ayrılırdı ve bu süre bir buçuk saati geçmezdi, yani sonsuz bir vaktimiz yoktu. Daha fotoğrafları çekmemiş, çekmeyi es geçelim flaşın şemsiyesini bile, yuvasına sokmamıştım. Halen bıraktığım yerde duruyordu, ama muhabbet şeker gibiydi. Karşımda Türkçemizi çok iyi bilip konuşan, gazeteciliğin her türlü tozunu yutmuş bir büyüğümüz vardı. Neredeyse her merak ettiğimi soruyordum. Fakat içimde birden bire bir paranoya oluştu. Acaba asistanı kendisine röportajı yapacak arkadaşın gecikeceğini söylemiş miydi? Kendisi benim bu kadar rahat sorular sormam karşısında ya beni aynı zamanda röportajı yapacak kişi zannettiyse, neticede hem fotoğraf çekip hem röportaj yapan röportör çok. “Efendim, röportajı yapacak arkadaş TEM yolundaki kazadan dolayı biraz gecikecek, söylediler değil mi size?” deme gereğini hissettim. “Biliyorum. Söylediler” dedi.
İçimdeki paranoyayı balyozla ezen bu cümleden sonra biraz da tem otobanı hakkında konuşup, bu fotoğrafları çektim…
Sohbeti için teşekkür eder, saygılarımı sunup çekilirim…








